06 Kasım 2009 Cuma

mehmet topal ve pique

Barcelona'da Messi'nin sağ bekte kayarak topu rakibinden çaldığını ya da Henry'nin Puyol'un kademesine girdiğini gördünüz mü? Hatırladığınız sahnelerin sayısı beşi geçer mi? Peki Rijkaard “top sizin ayağınızdayken gol yeme şansınız sıfırdır ve her an gol atabilirsiniz” diyen Cruyff'tan farklı mı düşünüyordur?

Liberosuz oynatıyor diye Hiddink'i kovmuştuk, sonra Hıncal ağamız buyurdu Lucescu'nun arkasına teneke bağladık. Sırada Fenerbahçe'ye çeyrek final oynatan Zico vardı. O'nu da tek forvet, çift forvet geyiğine meze yaptık … ama doymadık. Son atasözümüz de fazla gecikmedi: Rijkaard ve B planı.

Sizleri bilmem ama ben A planından memnun olanlardanım. İşleyişte aksaklıklar olabilir ve olacaktır da. Unutmadan Rijkaard'lı Barcelona da ilk sezonunda 14. sıraya kadar gerilemişti ve fakat burası Türkiye. İlk senesinde takımı Türkiye ve Avrupa'da şampiyon yapmayan futboldan anlamıyordur. A planı hakkında Uğur Meleke haftalardır Galatasaray'ın topu yana ve geriye oynayıp eveleyip gevelediğini, Mehmet Demirkol ise Fenerbahçe'nin bir, Galatasaray'ın dört Alex'le oynadığını, takım savunmasında tüm yükün gerideki altılıya kaldığını yazdılar. Bense problemin ne pas oyununda ne de hücuma dönük oyuncu sayısının çokluğunda olduğunu düşünüyorum. Cruyff'la aynı futbol dilini konuşan Rijkaard'ı getirmek, model oyun olarak Barcelona'yı almak demekse eğer, Henry, İbrahimoviç ve Messi de kendi yarı alanlarına çekilmiyorlar. Tersine, bu problem defans oyuncularının daha fazla hücum etmesi, defans oyuncularının hücum oyuncularına yakın oynamasıyla çözülüyor. Rakibin hızlı hücumlarının ve geniş alan bulmasının engellenmesinin yolu da topun sürekli Barcelona da kalmasından geçiyor.

Galatasaray'a dönersek sorun, topun sarı kırmızılılarda kalması gerektiği kadar kalmaması. Servet, Gökhan ve Emre'nin oyun kurma bir tarafa basit paslaşmaları bile çok zayıf. Son Sivasspor maçında Mehmet Topal oyunu başlatabilmek için o kadar geriye çekildi ki üçüncü stoper gibi oynadı. Orta sahada ise Ayhan belki alt yapı temelinden belki de yaşından kaynaklı tek top oynayamıyor. Mutlaka topu alıp, topu sürmesi, sağa sola çekmesi gerekiyor. Böyle olunca da takım günümüz futboluna ters bir şekilde savunmacılar ve hücumcular şeklinde ikiye bölünüyor, sonra da orta sahada kaptırdığı toplardan golleri yiyor. Oysa Mehmet Topal savunmaya çekilse takımın pas yüzdesi artar, takım geriden sağlıklı ve daha çabuk oyun kurabilir, Mehmet defansı orta sahaya yaklaştırır, topa sahip olma oranı artacağı içinde rakibe verilen kontratak sayısı azalır. Peki riskler nelerdir? Galatasaray'ı kendi yarı alanına hapseden takımlara karşı Mehmet pozisyon hataları yapar ama böyle takımlardan toplasan sekiz tane çıkmaz, onlar da zaten şampiyonlar liginde. Orta sahaya ise transferden başka yol yok gibi duruyor. Ekşi sözlük ahalisinin bile ‘mastürbasyon yapsa kesin Aids olur' dediği Linderoth'tan umudu kestik. Pellegrini ile sorun yaşayan Guti yaşına rağmen ilaç olur ama bakalım Haldun Üstünel sefere çıkar mı çıkmaz mı.

30 Ekim 2009 Cuma

hoşçakal


Maç başlamadan önceki görüntüleri gördükten sonra kim Galatasaray’ın o maçı kazanabileceğine inanıyordu? Christian koşarken Arda’ya hafiften omuz atıyor, Arda da hemen onu itip üzerine yürüyor. Sağ elini sallarken bir taraftan da sıralıyordu muhtemelen, ‘sen kimsin lan, oraya gelirsem…’ Ortada bir suç vardı ve suçun hesabı kesilmeliydi. Arkadaşlar “yeni Emre Belözoğlu geliyor” derken benim aklımda artık maç falan kalmamıştı. Biz seni Polat Alemdar’ın karikatürüne dönüşesin diye mi sevdik be Arda?

Daha dünlere kadar futbolumuzun en sevimli figürüydü. Çalımları değildi sadece bizi etkileyen, çocuk olduğunu hatırlatan yüz ifadesi, taklitleri, takımına ve arkadaşlarına bağlılığı. Ya şimdi?. Gol sevinçlerine dikkat etmek bile yeterli. Dünün arkadaşlarıyla kucaklaşan, tribündeki annesine koşan, sevgilisine eliyle kalp işareti yapan çocuğu yok artık. Her şeye ve herkese karşı bir meydan okuma hali, bize Fatih Terim ve Emre Belözoğlu’ndan miras kalan. Bu tek olma, her şeyi ben hallederim, ben, ben, ben, öyle bir boyut kazandı ki.

Banu Yelkovan’ın harika yazısından alıntılarsak:

“Kahramanımızın bolca düşmanı var ama dostu yok, takım arkadaşları yok, kendinden başka güveneceği hiç kimse yok. Çıkıyor, savaşıyor tek tabanca, kazanıyor ya da savaşırken ölüyor (kırmızı kart görüyor). Ya da ikinci model, sorumluluğu ‘başkasının’ almasını bekliyor. Her zaman öyle oldu çünkü. Şimdi Rijkaard söylüyor ama zamanında Gerets söylemişti, Lucescu söylemişti, Tigana söylemişti: ‘Türk futbolcusu stres anlarında, takım mağlup durumdayken her şeyi unutuyor. Görev yerini boşaltıyor. Başkasının işini de yapmaya çalışıyor. Ama bu defa rakip onun boşalttığı alandan daha etkili geliyor ve fark büyüyor.’Ken Loach’un harika filmi ‘Eric’i Ararken’de asıl kahraman Eric’in en çaresiz olduğu anda gelip ne diyor ona Cantona? ‘Her zaman düşündüğünden daha fazla olasılığın vardır. Çok sıkıştığın zamanlarda takım arkadaşların olduğunu unutma. Onlar senin takım arkadaşların, onlara güven’. Biz ne diyoruz? Senin senden başka dostun yok. Kendinden başka kimseye güvenme.”

Yarın Rijkaard Arda’yı tekrar kanatta oynatmak istediğinde ‘kaptan’ sıkıntı yaratacak gibi duruyor. Malum kahramanlığın teşhiri için forvet arkasından daha iyi bir yer olamaz.

Bir de madalyonun diğer yüzü var. Az önce haberlerde Sırp lider Karadziç’in “Saraybosna kan gölünde yıkanacak” diyen telefon görüşmeleri yayınlandı. Terim’in ayrılmasından sonra gelecek hocanın futbol aklıyla değil de etnik kökeniyle ilgilenen ve “aşırı milliyetçi birisi olarak milli takımın başında Türk hoca görmek isterim” diyen ve ‘aşırı miliyetçiliğini’ gözümüze gözümüze sokan Arda bilir mi ki Karadziç’in aşırı milliyetçi olduğunu, Filistin’i bombalayan İsrail füzelerinin üzerindeki aşırı milliyetçi boyayı, milyonlarca insanı katleden Hitler’in ne yaptıysa aşırı milliyetçi olduğu için yaptığını?

Silah çıkartmalı tişörtler giymeler, emniyet müdürlerini ziyaretler derken Arda masumiyetini kaybediyor. Bize kalansa bir Ahmet Kaya klasiği:

Korkulu geceleri sayar gibi
Birdenbire bir yıldız kayar gibi
Ellerim kurtulacak ellerinden
Bir kuru dal ağaçtan kopar gibi
Sen bir suydun, sen bir ilaçtın
Hoşça kal iki gözüm hoşça kal

13 Ekim 2009 Salı

aman deyin


Millli takım için dolaşan isimlerden biri de Bülent Uygun...
Bu galiba felaket senaryolarının en felaketi...
Bu galiba ölümü gösterip sıtmaya razı etmek...
Şimdi Sezar'ın hakkı Sezar'a, eğer böyle bir şey uzak da olsa ihtimaller dahilindeyse Fatih Terim, ölene kadar takımın başında kalsın...
Fatih Terim'in vahim kopyalarına hiç gerek yok. Aslı kalsın bari...
...derim...



...şakadır canım...

07 Ekim 2009 Çarşamba

sahte ilahlar kana susadı


"Demek cehennem bu. hiç aklıma getirmezdim böyle olacağını... acı, ateş, kızgın ızgara hepsi sizsiniz demek... ne gülünç şey!... kızgın ızgaranın ne gereği var: cehennem başkalarıdır."
- garcin, huis clos - jean paul Sartre

Kiminin elinde satır, kiminin elinde balta. Kalabalığa ait olmanın şehveti ruhumuzu yakıyor. Kan istiyoruz. Kelle istiyoruz. Başka türlü susturamayız içimizdeki yangını.

Epeydir boştu idam sehpası: Avrupa ve Türkiye’de seri galibiyetler, yüksek gol ortalaması, Lincoln zibidisinin gönderilmesi, Arda’nın kaptanlıkla büyüyen (Barcelona’ya uzamasını dilediğimiz) futbolu. Ama bizim derdimiz güzel futbol değil ki. Biz futbolu sevmiyoruz ki.

Entrikayı severiz biz. Bu yüzdendir bir taraftan kutsal aile diyip, diğer taraftan Bihter ve Behlül’ün burjuva dünyasının izdüşümlerinin kendi hayatımızda yeşermesini hayal etmemiz. Gücü severiz. Polat Alemdar’a hayranızdır. Tek adamlığı severiz. Aziz Yıldırım herkesin gönlünden geçen başkandır. Ve reyting için, güç için adam harcamayı severiz. Hıncal’ız, hiçbir vicdani rahatsızlık duymadan şampiyonlar ligini kazanmış adama korkak deriz, Sacchi ile Cruyff ile çalışmış adama futboldan anlamıyor deriz.

İlahlar susadı Rijkaard, yağlı urgan boynuna geçirildi. Sehpana son tekmeyi sallamak için Kadıköy’deki Fenerbahçe maçı bekleniyor. Kendini değil de Neskeens’i ön plana çıkarmanı, ekip çalışmasına inanmanı eleştirdik, oyun içinde B planın yok dedik ama bunların hepsi kurban seremonisinin bahaneleriydi. Yoksa hiçbir kusur bulamasak bu seferde sevgilin hakkında bir şey uydururduk.

B planı demişken: Wenger’in, Ferguson’un, Benitez’in, Guardiola’nın hemen her maçta, işler kötü gitse bile oyun anlayışını değiştirmediğini, sadece oyunun merkezini biraz daha ileriye veya geriye taşıdığını, Avrupa futbolunu takip etsek bilirdik. Teknik adamlığın bir alışkanlık ve futbolu sevme işi olduğunu, oyuncu değiştirme becerisinin, oyun anlayışı elbisesini takıma giydirme yetisine kıyasla çok daha önemsiz olduğunu biraz okusak ve izlesek anlardık, ama dediğim gibi bizim derdimiz güzel oyun falan değil hiç te olmadı.

Son olarak, hangimiz üç dört ayda kusursuz baba, hatasız arkadaş olduk, hangimizin meslek hayatının başlarında yanlışları olmadı. Bu coğrafyada seyrettiğimiz en iyi takım da yolculuğuna Ali Sami Yen’de 4-0 lık Fenerbahçe ve Paris’te 4-0 lık PSG yenilgileriyle başlamadı mı?


NOT: Rijkaard’a futboldan anlamıyor diyenler, sabah uyandıklarında aynada kendi yüzlerine bakabiliyorlar mıdır acaba?

30 Eylül 2009 Çarşamba

futbolculuğumuza dair bir profil



Oyuncusu çocukken tuttuğu takıma transfer olur. İlk golü attıktan sonra da formasını öpüp tribüne koşar. Hakeme itiraza ve yerde yatmaya bayılır (tahminim Avrupa’nın ilk 20 ligi arasında topun oyunda en az kaldığı lig bizim süpppeerrr ligimizdir).

Çoğu diyet sevmez, uyku saatlerinde dinlenmez. Henry 32 yaşında oyun tarzını değiştirmek için çalışır, bizimkisi İddaa’yı tutturmak için. Allah için biri de kurada kendilerine çıkan takımı kendiliğinden incelemez. Böyle olunca da çoğu yurtdışına gitmez, giden de iki ay sonra ‘kebabı özledim, bana seccade gönderin’ der veya maçta rakibe ırkçı laflar eder.

Türk oyuncusu kimseyi kral yapmaz kendisi kral olur. (Schumacher’e sormuşlar: “Karşı karşıya kaldığın pozisyonlarda nasıl bu kadar başarılısın?” Schumacher cevaplar: “Türkler karşı karşıya kaldıkları durumlarda kesinlikle pas vermeyip, hep çalım atmaya çalışıyorlar. Açıyı kapatınca işim kolay oluyor.”)

12 Eylül 2009 Cumartesi

oldu mu?

Rooney, Eto'o, Torres. Günümüz futbolunun en etkili hücum oyuncuları. Üçü de ne pivot, ne de nokta santrfor kalıbına uyuyor, fakat üçü de sırtı kaleye dönük oynayabiliyor, sırtı kaleye dönükken topla buluşup, topla dönebiliyor. Defans oyuncularıyla her türlü ikili mücadeleye girip, ayakta kalabiliyorlar en azından boğuşmaktan yılmıyorlar.

Ayrıca hava toplarında, çok uzun olmasalar da pozisyon almasını ve zamanlamayı iyi beceriyorlar. Bu sayede geniş alanda olduğu gibi 50 metreye sıkışan oyunlarda kapalı savunmalara karşı da etkili olabiliyorlar. Takımlarının son derece hareketli hücum anlayışıyla kanatlara geçip, Tevez, Ronaldo, Messi, Henry, Gerrard gibi diğer forvet ve orta saha oyuncularına boş alan yaratıyorlar. Tabii bu kadar hareketli hücum hatları karşısında rakip takım defansı yerleşme hataları yapıyor, bir de ağırlarsa ayvayı yiyorlar.

Bence bizim köyün Athos, Porthos ve Aramis'i ise Guiza, Baros ve Sercan ama kesinlikle Nihat ve Holosko değil. Hele hele ikisi birden hiç değil. Hem Nihat hem de Holosko sırtı kaleye dönük oynayan forvetlerin açtığı koridorlara ani deparlar atan ya da onların indirdiği topları tek vuruşla kaleye gönderen oyuncular. Nihat ve Holosko şaşkın şaşkın orta saha ve geriden gelecek (ne yazık ki çoğunlukla şişirilen, hem de bu devirde) topları alamayınca kanatlara yaklaşıyorlar ama Ernst dışında ceza sahasına koşu yapan kimse yok. Uzun lafın kısası, Nihat veya Holosko'nun kapalı defanslarına karşı başarılı olmaları için iki yol var. Ya yanlarında Kovacevic (ki “Darth Vader” Batuhan daha da yetenekli) olacak ya da takımın çok hareketli bir hücum oyunu sergilemesi gerekecek ki bunun için de sürekli kanatlardan içeriye girecek Arda ve Keita'lara ihtiyaç var.

Peki bu durumda Nihat ve Holosko'nun en uçta olması ne anlama geliyor? Olan şu: Mustafa Denizli Fenerbahçe'yle Şampiyonlar Ligi'nde sıfır çektiği sezondan beri içindeki aşağılık kompleksini üstünlük kompleksine çevirmek istiyor. Bunun yolunun da savunma oyunundan geçtiği düşüncesinde olduğu için Beşiktaş'tan sağlam bir beraberlik takımı yaratma düşüncesinde. Oyun kurma konusunda Gökhan Zan'dan bile daha kötü durumda olmasına rağmen Ferrari'nin transferini ben böyle okuyorum. İtalyan ekolünden gelen iki savunmacıyla kapanıp, Nihat ve / veya Holosko'yla hızlı hücum. İkisinin de geriden şişirilecek hava toplarında etkisiz olduğunu bildiği için de onlara rakibin bırakacağı geniş alanda, yerden etkili pas atacak Tabata.

Olaya sadece Şampiyonlar Ligi ekseninde bakmaya devam edersek de karşımıza şu sorun (sorunsal değil) çıkıyor. Blok halinde oynamanın birinci kural olduğu günümüz futbolunda savunmacılar ve hücumcular şeklinde oynayan bir takım başarılı olabilir mi? Hücum etkinliği olmayan Sivok, Ferrari, Fink, İbrahim Kaş ve İbrahim Üzülmez bir tarafta, savunma yapmayı alan daraltmayı bilmeyen Nihat, Holosko, Tabata, Yusuf diğer tarafta. Sadece Ernst ve Tello'yla da nereye kadar?

Bir de şu var: Hagi'nin en büyük olmasında Hakan Şükür'ün fizik gücünün ve ileride top tutup, oyunun merkezini ileriye taşıma becerisinin etkisini unutmamak lazım. O zaman da Tabata'nın etkili olması için özellikle de İnönü'deki maçlarda Nobre veya Batuhan'la oynaması gerekiyor ama kesinlikle Nihat'la değil.

10 yaşında Mustafa Denizli'den öğrenmiştim, herkese inat bir şeyler başarmanın ne demek olduğunu. O göstermişti bana, Monaco maçından sonra ellerini havaya kaldırıp çevrene bakarken, kişinin kendisi ve eseriyle gurur duymasının ne anlama geldiğini. Milli takımımız ve kulüp takımlarımız Avrupa'nın mezesiyken Galatasaray'ı yarı finale taşımıştı…

Bu kadar yazılanı hocamız da bilir elbet. Peki yakıştı mı futbolumuzun Cemal Süreya'sına “bildiğiniz kadar unutmuşluğum var” demek? Yakışıyor mu buram buram ‘şu saatten sonra ders almam, ders veririm' kokan bir uslup? Yakışıyor mu Yıldırım Demirören'in ölene kadar başkan kalabilmek için kulübü borç batağına sürüklemesine sessiz kalmak?

15 Ağustos 2009 Cumartesi

bir yorum


"Okurumuzun yorumunu ana sayfadan paylaşalım" [Göderen, Halk]

Ücretsiz maç yayını tribündeki bilet insafsızlığına bir çözüm de olabilir, 55 tl olur 45 tl, 35 olur 25 tl...

Gerçekten ücretsiz maç yayını yapılacaksa, endüstriyel futbol dediğimiz şeye asıl çomağı bu hamle sokar, tabi bu hamleyi yapanlar bilinçli olarak bunu yapmıyor, bu ihaleye giriyorlarsa bir koyup on alabilecekleri için giriyorlardır.
Yani şöyle bir labarotuvarcı düşünce olamaz; maçları ücretsiz yapmayalım yoksa tribünler zenginlere kalır!
Burada da tribüne giden bütün orta-alt otomatikman maddi çıkarı gözetir sonucuna varıyorum ben.
Yalnız kazın ayağı öyle değil!
Ve ezcümle:takım sevgisi, eğer onu gerçekten seviyorsan, rasyonel bir şey değil. o abilerimiz , biz takımızı staddan, rakiplerimizi tv'den rahatça izleyebiliriz.
stop.

bilet, tribün ve ötelenen taraftar


Fenerbahçe Sivas maçının kale arkasını 55 tl olarak açıklamış. (mevzu Fener değil burada, tribünün gerçek sahiplerinin mekanlarından uzaklaştırılma operasyonlarıdır derdimiz...)Yazı ile elli beş.
Eski parayla 55 milyon.
Yan masraflar, ikinci ve üçüncü kişiler hariç...
Bu yeni futbol düzeninde öteden beri hesaplanan bir gelişme.
Parası olmayan stada giremeyecek.
Çünkü parasız adam kaybedecek hiçbir şeyi olamayan adamdır ve böyle adamlar nezih tribünlerin huzurunu fena halde kaçırır.
Olayları da hep Allahsız parasızlar çıkarır.

Belli bir gelirin altında parayla hayatını sürdüren taraftarların maça gelmemesi için bilet fiyatlarının artırılmasını 2-3 yıl önce ilk gündeme getirenlerden biri FB'nin eski yöneticilerinden Kemal Dinçer denendi... sonra bu sene başlarında benzer açıklamalar Faik Gürses'ten gelmişti.
Yani alçaklığın evrensel tarihi futbolda da pek ala yazılabiliyor bu çerçevede.
Sahibinin sesi öncü birlikler bir kamuoyu oluşturur, sonra icraatlar başlar.

Bir dedikoduya göre trt/telekom ortaklığı süper lig maçlarını ücretsiz yayımlayacak. E, geriye ne kaldı?
Tribünlere -huzuru kaçıracak herhangi bir parasız pulsuz olmadan- keyifle yayılan ve hareketleri ve golleri asilce alkışlayan, herhangi bir taşkınlık çıkarmayı lugatlerinde bile barındırmayan zengin seyirci...
Ne diyelim... Her şey gönlünüzce olsun...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

sual edelim


Hak mıdır bu?
Ali Yavaş, Zafer Koç derken şimdi de Fatih İbradı. Devrim her zaman mı kendi çocuklarını yer? Arda Turan, Uğur Uçar’dan Serdar Eylik ve Emre Çolak’a uzanan köprünün mimarlarına yapılanlar reva mıdır? Hollanda’dan gelecek altyapı hocalarıyla ‘bizim çocukların’ kuracağı ekip daha sağlıklı olmaz mıydı? Peki Fenerbahçe’nin üç sene önce altyapının başına getirdiği Hollandalıların, ülke futbol gerçeklerinden bihaber oldukları için sene sonunda gönderildiklerini hatırlar mısınız?

Ya futbolumuzun Muhsin Bey’i Cevat Güler? Adnan Sezgin bir kuru plaketle Cevat Baba’yı gönderince iki yıl önceki şampiyonluğun kendine yazılacağını mı zannediyor? Yöneticilik, kişiliğini bile araştırmadan Lincoln’e 20 milyon avro harcamak mıdır yoksa borç içindeki kulübün özkaynaklarına sarılıp Emre Çolak’lar yetiştirmeyi planlamak mıdır?

Uyuşuk doğalar sadece fanatikleştirmek suretiyle coşturulabilir diyen Nietzsche’yi anti-hümanist çizgide yorumlayan Hitler koskoca Alman ulusunu kandırıp, dünyayı kasıp kavurmuştu.

İlk salvoları Mehmet Topuz’la Beşiktaş’a, Arda Turan’la Galatasaray’a atarak Fenerbahçe taraftarını kendine aşık eden Aziz Yıldırım üç yıl üst üste şampiyonluk için ligimizi yangın yerine çevirir mi? Taraftarlar Aziz Başkan’a “hep destek tam destek” diyerek kendi geleceklerini de torpilliyorlar, acaba farkındalar mı? Daum’u getirmek ne demektir? Takımın başında ‘futbolumuzun büyülü feneri’Aykut Kocaman olsaydı ve “hedefimiz lig şampiyonluğu Avrupa’yı sallamıyoruz” deseydi o koltukta kaç gün daha kalabilirdi?

İçiniz sızlamadı mı 18 yaşındaki Furkan antrenman maçları dışında ilk defa sarı-lacivertli formayla bir gol atıp sevindi diye kameraların karşısında yerden yere vuran adam, kampa üç hafta geç katılan Alex ve Guiza’yı çifte telliyle karşılayınca? Adaletin olmadığı yerde dayanışma, dayanışmanın olmadığı yerde takım başarısından bahsedilebilir mi? İsveçli yönetmen Ingmar Bergman “korku korkulanı gerçek kılar” derken haklıysa, genç ve yerli oyunculardan hoşlanmayan (Daum döneminden Semih ve Servet Çetin’i hatırlayan var mı?) ve Avrupa’da başarı çıtası Honved’i elemek olan bir hocayla ‘Dünya Takımı’ olabilir misiniz? Fenerbahçeliler üç yıl sonra kendilerini nerede görüyorlar?

31 Temmuz 2009 Cuma

d. guiza


Honvet'e Guiza 3 gol attı. Coştu, coşturdu.
Daum da onu alkışlatmak için (öyle de bir geyik var) oyundan erken aldı ve de alkışlattı.
(Bu durumda niye alınır ki bir sorun yoksa futbolcuda, adam almış havasını bırak 4. / 5. gollerini de atsın... alkışlatmakmış. Onu son bir dakikada yap, daha 20 dakika varken değil, di mi...)
Dün bir kez daha görüldü ki, futbolda dün yoktur, sözü futbolun kendi gerçekliğini en iyi ifade eden, özetleyen sözdür.
Dün yuhaladığını bugün alkışlamak, sonra yine yuhalamak...
Ah, bir gol attı adamımız, dönüp bir daha alkışlamak...
Şimdi Daniel'i yerden yere vuran spor yazarlarını merak ediyorum, ne diyecekler...

27 Temmuz 2009 Pazartesi

normaldir normal...


Fransa üst-orta sınıfından entelektüel düzeyi yüksek bir aile, yemek masasının başucundaki televizyonda Irak'tan Amerika'nın gerçekleştirdiği katliam görüntüleri gösterilirken, hiçbir şey olmuyor gibi sakin bir şekilde kızarmış tavuk yiyip şarap içmeye devam ederler. Ünlü yönetmen Michael Haneke soykırım sorununu işlediği başyapıtı, "Saklı" filminde kapitalizmin algılarımızla nasıl oynadığını, günahlarının tarafımızdan nasıl normal olarak yorumlandığını yukarıdaki sahneyle anlatır.

Herhangi bir şey bizim için artık normalse, varlığı, nedenselliği sorgulanmaz. Olması tabiatı gereğidir.

Kapitalizmin her üç- beş yılda bir teğet geçmeyip içimize işleyen krizleri normaldir.

Savaş ekonomisinden palazlananlar rahatsız olmasın diye savaşın devam etmesi ölmesi normaldir.

Doğru, düzgün bir eğitim ve sağlık hizmetine ancak paramız varsa sahip olabiliriz. Çünkü her hizmetin bir bedelinin olması normaldir.

Ve bizlerin en büyük eğlencesi olan, toplumsallığın yapıtaşlarından futbolun burjuva sporuna doğru evrimleşmesi artık normal.

önceki hafta yayımlanan Arena programında Aziz Yıldırım naklen yayın paketinin senelik 400 milyon dolardan az olmaması gerektiğini söyledi. Yıllardır maçlar şifreli kanallarda yayınlandığı için şifreli kanallar hakkında tek bir kelime edilmedi. Çünkü paralı yayın artık normal.

Taraftarsak,

Oyuna gönül vermişsek,
Mahalle aralarına karşılıklı iki taştan kaleler kurarak Metin, Feyyaz, Rıdvan, Sergen, Tugay, Hagi, Arda, Feyzullah, Kayhan, Miliç olmuşsak,

Sınıfımızı okul turnuvasında temsil etmişsek,

Sevinçten ağlamanın hazzını ve duruluğunu ilk defa Kubilay Türkyılmaz Manchester United'a karşı 3. golü attığında yaşamışsak,

Tek yürek olmanın ne demek olduğunu İnönü Stadı'nda Liverpool maçını çarşıyla beraber izlerken öğrenmişsek,

Eşi benzeri olmayan büyük yazar İslam Çupi'nin "Fenerbahçe büyüklüğü ne kupa büyüklüğü ne de şampiyonluk büyüklüğüdür. Fenerbahçe büyüklüğü öyle bir büyüklüktür ki, adı konamaz" cümlesini her okuyuşumuzda tüylerimiz diken diken olmuşsa,

Turuncu; yoktan varolurken yine, buna selam durmuşsak,

Ve biz kolbastı oynuyorsak, timsah yürüyüşü yapmışsak, "alkaralar"sak, Azizler, Adnanlar, Yıldırımlar ve ardıllarınız hangi hakla bizleri müşteri olarak kodlayıp durumu 'normal' olarak servis etmeye çalışıyorsunuz.

400 milyon dolar ağızların suyunu akıtabilir belki. Peki, şu anda maç seyretmek için kaç kişi verebilir yıllık 600 lira? Bahsi geçen sayıya ulaşabilmek için de Allah bilir yayıncı kuruluş yıllık aboneliği 1500 liraya çıkarır. Daha da ötesi yukarıdaki isimler kulüp başkanı seçilirken hangimize sordular? Üye olabilmek için bilmem kaç bin avroyu, takımlarımızı halkın gönlünden koparıp burjuvazinin oyuncağı haline getirmeyi hangi hakla isteyebiliyorlar?

Paralı yayın sayesinde elde edilecek gelirle bizleri Avrupa şampiyonluğuna taşıyacak süper yabancı transferlerine gelirsek. Onlar önce kulübün kanını emen Lincoln, Higuain, Delgado, Seriç, Diatta, Gordon Schildenfeld, Josico, Maldonado, Aragones, Juan Figer'le yapılan anlaşmalar, sırıtarak verilen pozlar hakkında hesap versinler. Sahip oldukların şirketlerin, kulüp yönetimine girmeden önceki ekonomik konumlarıyla şimdiki konumları hakkında soru sormaya belki pek hakkımız yoktur ama takımlarımızın uluslar arası başarısının yolunu altyapıda değil de yabancı transferinde gören zihniyete yukarıdaki transferlerden sonra kulüplerimizin kendilerine ne kadar borçlandıklarını bilmek de en doğal hakkımız.

Cebinde parası olanımız, olmayanımız spora gönül vermişsek, gelmeyelim bizleri müşteri olarak gören zihniyetin oyununa.